Aliye Aybüke Özdemir‏
[email protected]
Yazarın diğer köşe yazıları ...

Bütüteç:    

Herkes Karşı, Herkese Karşı

Herkes Karşı, Herkese Karşı
Bence savaş; çeşitli yorum, yaklaşım ve anlatımı ya da tanımı olsa dahi açıkçası; kişiler, devletler ya da devletler topluluğu ittifakların bir araya gelerek gerek malzeme ve para harcamak gerekse de insan harcamak adına karşı ittifaklarla tutuştukları bir oyundur. Dünyanın en eski ve köklü mesleklerinden biri olan askerlik icat edilmeden, savaş icat edilmiş ve günümüze kadar da süregelmiştir. Hatta günümüzde muhtelif coğrafyalarda irili ufaklı savaşlar devam etmektedir. En taze ve en güncel olanı ise Ukrayna-Rusya savaşı olduğundan onu baz alarak biraz yorumlamak istiyorum.
Savaş gerçekleştiği zaman olarak değil; gerçekleştiği mekâna göre anlam kazanır, şekil alır. Örneğin Müslüman coğrafyasında yaşanıyorsa kan ve zulüm olan bu savaş ya da savaşlar zinciri gayet olası, normal karşılanır hatta görmezden gelinir. Coğrafyanın nerede olduğundan bağımsız. Avrupa’nın ortasında, Bosna’da yaşananlar ve bu yaşananlara ortaya konan ya da konamayan tepki ya da destekler de bunu kanıtlar niteliktedir. Yine savaş, sömürülerek yoksullaştırılmış ve hali hazırda gayri safi milli hasılasının %90’ını sömüren ülkeye vererek özgürlüğünü kazanmış Afrika gibi bir kıtada yaşanıyorsa; ‘Bırakın savaşsınlar, nasıl olsa anlaşırlar,’ yaklaşımı ile bakılmaktadır. Savaş uzak Doğu’da yaşanıyorsa yaşayan kesimlere bakılır. Hindu-Müslüman çatışması ise normal gelirken, Myanmar’da olduğu gibi kitlesel katliamlar ucuz tepkiler ve etkisiz yaklaşımlarla karşılanır. Sonuçta savaşların yapıları farklıdır ama amaçları nedense hep aynı teranedir. Paranın yansıra insanları, doğayı, geleceği harcamaktır. En taze örneği ise tam dibimizde otuz beş günden fazladır devam ediyor.
Her zaman savaşın bir başlatanı ya da başlamasına yardımcı olanı vardır. Ya köz vardır ya maşa! Kendiliğinden durup dururken nifak tohumları, çoklu çıkar ilişkileri olmadan kanlı hak arayışı cereyan etmez. Birinci Dünya Savaşı’nda hedef Osmanlı’nın paylaşımıydı mesela. Amacı doğrultusunda başladı ve bitti. İkinci dünya savaşına gelirsek Nazi Hitler’in dünya üzerindeki ‘Eşsiz Alman Irkı’ takıntısı ile başladı ve hayal kırıklığı ile bitti. Ama 3 milyon insanın ölmesi ve Avrupa’nın çok büyük kısmının yerle bir edilmesi ise işin gerçek tarafıydı. Evet; ‘bir başlatan olmalı’ diye başlamıştık yazımıza değil mi? Bu başlatan, halkını savaşın kucağına atan, kimi zaman mevkii egosu olan ve ona yenik düşen liderler ve şirketler, kimi zaman ekonomik hırslara kapılmış, şatafat hedefleyen liderler ve şirketler, kimi zaman ise kandırılmış, oyuna getirilmiş, köreltilmiş bir toplumun veya güruhun yapay intikam tesellisidir.
Nihayetinde bu da son yüzyılın savaşı oldu. Yıllardır Rusya ile göbekten bağlı Ukrayna da bir komedyenin (söz konusu sıfat sanatsal faaliyeti ile işkillendirmesin) başkan seçilmesiyle birlikte Avrupa ve Amerika’nın tatlı dillerine kanmış adeta Amerika ve AB ülkelerinin oyuncağı haline gelmiştir. ABD, AB ve Birleşik Krallık siyaset tecrübesi olmayan bu komedyen şahsı o kadar süslediler, o kadar pohpohladılar ki şahıs bir anda kendini dünyadaki en büyük güç olarak görmeye başladı. ‘NATO’ya gireceğim!’ dedi. ‘Hay hay’ dediler… ‘Beni AB’ye alın!’ dedi. ‘Ne demek, başımız üstüne,’ dediler…. Yüzyıllardır birlikte yaşadığı Rusya’ya yan çizmesi için damara gerekli şerbet verilmiş oldu. Arkasında AB vardı, arkasında ABD vardı, arkasında İngiltere vardı. Başka kime ihtiyacı vardı ki? Rusya’nın derdi neydi? Bu şahısla Rusya’nın problemi neydi? Rusya sınırına düşman askeri istemiyordu. Bu savunma stratejisi gözüyle ‘meşru’ ve ‘en doğal’ isteğiydi. Bilmiyordu ki bu uzun hassas ve fillerin savaştığı bir konuydu ve geçmişte de ABD ile Rusya arasında zaten yaşanıyor olan satranç oyununun bir hamlesiydi. Biraz geriye dönüp baktığımızda içimizden kaç kişi hatırlar acaba bugün ki Rusya’nın Ukrayna’yı önce kuşatmasını, işgal etme girişiminin geçmişte ABD tarafından Küba devletine de yapıldığını, Küba’nın Rusya ile müttefiklik anlaşması imzaladığını ve Küba topraklarında Rusya’nın asker konuşlandırmasına izin verildiğini kimler hatırlıyor? Rusya Küba’da askeri füze üssü kurmaya başlamıştı bile. Bunu gören ABD Küba’yı kuşatmış ve savaş ilan etmişti. Gerekçesi ‘Sınırlarımda yabancı asker istemiyorum!’ olmamış mıydı? Ya da bırakın bu çok geçmiş olan olayı da yakından bakalım. Acaba Türkiye Suriye’de Zeytin Dalı ya da diğer operasyonları neden yapmış olabilir? Suriye’de neden kalıcı asker bulundurmaya başlamış ve sonuçta gerek Rusya’ya geren ABD’ye neden 32 km sınır şartı koymuştuk? Bir tek sebep vardı. Sınırda bir devlet kurulmasını istemiyordu. Ve hala bunun mücadelesini vermiyor mu? Kısacası hiçbir devlet yanı başında düşman ilan edebileceği devlet ya da ittifak ordusunu istemez. Rusya bu konuda kendini bu nedenle haklı görmektedir. Lakin gönül isterdi ki savaş olmadan diplomasi ile ve siyasetle bu konu çözülsün. Ukrayna’nın genç lideri kandırıldı ve adeta Rusya’nın önüne yem olarak atıldı. Ukrayna lideri şimdi şimdi kandırıldığını biliyor. Bağırıyor, çağırıyor yardım bekliyor ama nafile. ABD’nin süregelen, riyakâr, narsist ve pragmatist; çıkarlarından başka bir etiği olmayan stratejisini yeni fark ediyor. ‘Güvenilmez bir müttefik’ ve ‘sözünde durmayan bir hilebaz’ olduğunu yeni algılıyor. Avrupa’nın ya da AB’nin ne kadar bol keseden attığına yeni uyanıyor. Ooo... Günaydınlar…
Bunları okurken, savaşı onaylıyor ya da Rusya’ya destek veriyor, anlamında yorumlayıp günahıma girmeyin lütfen. Hiçbir savaşın kazananı yoktur. Savaş yıkımdır. Ölüm ve acı dolu günlerin ayların ve hatta yılların yaratıcısıdır. Savaş bir kuşağın yok oluşudur. Kayıptır. En önemlisi de insan kaybıdır. Gencecik insanların (askerlerin) yitip gitmesi ve savaş baronlarının, silah sanayinin ise masa başında keyifle oturmasıdır. Savaş ülkenin gerek alt yapısını gerekse üst yapısını ekonomik olarak vurduğu gibi, ölümlerle de bıraktığı acılar ve psikolojik yıkımları ile yıllarca devam edecek bir sefaletin başlangıcıdır. Sizce Vietnam’ın acıları kapandı mı? Sizce Hiroşima acılarının üstesinden geldi mi? Hiroşima ve Nagazaki şehirlerini ve burada yaşayan binlerce insanını bir anda atom bombası ile kaybeden Japonya acaba acılarını unuttu mu?
Şimdi Türkiye kabul edin ya da etmeyin beğenin ya da beğenmeyin insanlık adına yapmaya çalıştığı arabuluculuk ile büyük bir olayın sorumluluğunu göğüslüyor. ‘Savaş değil siyaset,` diyerek tarafları buluşturmaya ve barıştırmaya değilse dahi ortak noktalarda uzlaştırmaya gayret ediyor. Başarılı olur ya da olmaz ama en azından yapması gerekeni yapıyor. Yani ‘dünya 5’ten büyüktür’ sözüne artık o da inanmış olacak ki sistemi değiştirmekten bahsediyor ve Birleşmiş Milletler ’in bu yapısı ile yapabileceği bir şey olmadığını dile getiriyor.
Savaş kazananlarının kazanma sevinci kısa bir süredir. Bu kısa zaman geçince geride bıraktıkları yıkımlarla, zulümlerle, acılarla aslında kazanmadıklarını anlıyorlar. Örneklemeye çalıştığımız Rusya-Ukrayna savaşı yakında bitecektir ama Rusya geriye dönüp baktığında ülkesini terk etmek zorunda kalmış 7 milyondan fazla Ukraynalı için üzülecektir. Yerleri yurtları kalmamış evleri, barkları, okulları, fabrikaları, hastaneleri, yolları ve yurttaşlarının yararlandığı tüm tesisleri yok edilmiş bir Ukrayna her gün gözlerinin önünde olacak. Rusya gururla ‘Bu savaşı kazandım,’ diyebilecek mi? Savaşın kazananı yoktur.
Ülkesini terk eden Ukraynalılardan bahsederken 7 milyon kişi dedik. Çocuğuyla yaşlısıyla genciyle ve daha savaşın 37. günü… Düşünüyorum da 37 günde bu kadar mülteci ve yanı başımızda devam eden Suriye iç savaşı 10. yılını dolduruyor… Oradan da ülkesini terk eden muhacir ya da mülteci ismini alan milyonlarca kişi enteresandır ki Suriyelilere kapısını sımsıkı kapatan Avrupa gelen ve gelmekte olan Ukraynalı mültecilere kapısını kapatamadı gibi görünüyor. Buradan gelenler Avrupa’ya kısmen yayılırken Polonya sınır komşusu olması münasebeti ile büyük yükün altında kaldı. Avrupa yine bildiği yoldan giderse göreceğimiz Polonya’nın Avrupa’nın göbeğinde bir Türkiye olacağıdır. Milyonlarca evsiz, barksız ve vatansız muhacir ya da daha modern ismi ile mülteci savaşın belki de en önemli yönlerinden biridir. Bu sebeple savaşsız bir dünya özlemi ile yaşıyor olmalıyız.
Herkesin övünerek bahsettiği bir savaş vardır, bilirsiniz. Hani şu 300 Ispartalı diye bahsedilen muharebe... Burada Ispartalı olanlar mitolojik tarihteki Yunanlı askerlerdir ve yenmeye çalıştıkları Suriye, Babil tarafından gelen Arap askerleridir. Bu 300 Ispartalı son askerine kadar vuruşarak ölmüş savaşı kaybetmişlerdir. Bugüne kadar savaş öyküleri anlatıla gelmiş, üstlerine kitaplar yazılmış, filmler çekilmiş, destanlaşmış ama savaşı kaybetmiş 300 kahraman olarak anılmışlardır. Bir örnek de bizden verelim. ‘O gün bin atlı çocuklar gibi şendik,’ diye başlar bizim öykümüz ve ‘bin atlı dev gibi bir orduyu yendik’ diye devam eder. Tıpkı 300 Ispartalı gibi burada da 800 akıncı vardır ve 70 bin kişilik Sırp (Avrupalı) orduya karşı savaşırlar fakat tam tersine Ispartalı kahramanlar gibi son nefere kadar ölmezler. O gün o savaşın galibi olurlar ve 25 bin düşman askerini de esir alırlar. Kayıtlarda vardır her ne kadar filmler çekilmemiş olsa da üstlerine romanlar hikayeler yazılmamış olsa da… Diyeceksiniz ki bu ne şimdi? Nerden icap etti bu iki savaşı karşılaştırmak? Haklısınız bunu derken; Ispartalılar mağlupken akıncılar galipti. Sahnede yani sahada bunlar oldu. Kahramanca savaştılar ve kanlarını akıtıp canlarını ortaya koydular ama dedim ya savaşın kazananı olmaz. Onlar her ne kadar kalanların avunma mekanizmasında kahramanca savaşmış ve can vermiş olarak işlenseler de Yunanlılar ile Babil komutanları masaya oturmuş ve müzakere imzalamışlardır. Akıncılardan sonra ise akıncıların sahadaki mücadelesi yokmuş gibi Osmanlı ile Macar asilzadeleri arasında anlaşma olmuş ve mutabık kaldıkları konular imza altına alınmıştır.
Sorsan barışı istemeyen kimse yoktur. Savaşı çıkaran, savaşan, savaşta öldüren, savaşta ölen, kazanan ve kaybeden de dahil. Kimse ya da hiçbir topluluk çıkıp da ‘Ben savaş yanlısıyım,’ demez. Savaşlardan en büyük faydayı sağlayan sanayiinin adı bile ‘Savaş Sanayii’ değil, ‘Savunma Sanayii’dir. En kanlı savaş, katliam ve operasyonların isimleri hep ‘Barış Operasyonu’, ‘Kardeşlik Savunması’, ‘Özgürlük Akımı’, ‘Demokrasi Getirelim’ gibi gibi barışçıl, insancıl isimlerle ilan edilmiştir. Bugün onlarsız yapamadığımız internet, GPS gibi birçok sistem hatta çoğu savaş teknolojisinin ürünleridir. Bir şekilde savaşlarda kullanılmak için icat edilmiş, sonra toplumun hizmetine sunulmuş ve birçok anlamda kullanılmıştır. Bu yatırım ve çabalara devasa paralar harcanmış, dünyanın bir yerinde kıtlıktan ölen insanlar varken, birçok hastalığa çare bulunamamışken ve sistemin adaletsizliği arşa çıkmışken, doğanın bize sundukları yavaş yavaş tükenirken, dünya tükenirken dahi en büyük kaynaklar bu teknolojilere harcanmıştır ve harcanmaya devam etmektedir.
O nedenle politik doğrucu, sevimli, insancıl olmak çoğunluğun söylemini tekrar etmekten öteye gitmemektedir. Bu savaşların her biri için elini cebine götürüp vergi veren, bu amaçlara hizmet eden sistem ve yapıları savunan her bir insan; ‘Barış istiyoruz!” diye haykırırken bir yandan da bir savaş uçağının, bir ateşli silahın ya da yıkıcı bir teknolojinin üretimine vergileriyle, tüketim kültürleri ile, devlet ve bayrak üzerinden söylemleri ve kendi algısındaki medeniyeti tek bir doğru gibi dayatan hukuk sistemlerine uyuşu ile savaşa hizmet etmeye devam etmektedir.
Bazen savaşın bazı konularda isteklerin elde edilip, sonunda barışılması için yapıldığını unutuyoruz. Barış ödüllerinin bazılarının askerlere verildiğini, yayılmacı devletlerin demokrat sayıldığını ve nedense savaş sonunda birilerinin savaşmadan kazandığını unuttuğumuz gibi bazen barışmak, anlaşmak veya yaraşmak için savaşıldığını da unutmamak gerekir. ‘Barış’ kelimesinin anıldığı her alanda bilmeliyiz ki bir savaş yaşanmış, yaşanıyor veya yaşanacaktır. Çünkü savaşsız bir barışın varlığından söz edilemez. Nasıl ki her savaş bir barış doğuruyorsa her barış da bir savaşa gebedir.

Aliye Aybüke Özdemir



Tarih: 22.04.2022

Okunma: 330
Paylaş Face
Paylaş facebook
Blog
Paylaş Blogger
Frien
Paylaş Friendfeed
Mysp
Paylaş Myspace
Twit
Paylaş twitter


Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısının tüm hakları lezce.com'a aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısının bir bölümü, alıntılanan sayfaya aktif link verilerek kullanılabilir.



Not: Bu sayfalarda yer alan Köşe yazıları ve okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan lezce.com sorumlu tutulamaz.

  Bu yazıya ait yorumlar

Yorum eklenmemiş

[Yorum eklemek için tıklayın]