Aliye Aybüke Özdemir‏
[email protected]
Yazarın diğer köşe yazıları ...

Bütüteç:    

Kesmiyor Hayat

Günlerin sağanağında zamanı boğuyoruz. Günler akıntıya kapıldıkça çiziliyor ten renginiz. Derimiz cömertliğin verdiği etken veya edilgin tecrübelerle kalınlaşırken, ruhumuzla beraber kırmızı organımız tıka basa doyuyor.

Hırslarımıza tutunup kalbimize, ruhumuza sahip olmayan insanlara cömertçe sunuyoruz bedenlerimizi, sıcağımızı, özelimizi. Huzura ihanet edip keyfimize kılıf giydiriyoruz. Tükenen yalnızca yorgun, tecavüze uğrattığımız ruhlarımız oluyor. Aynaları küstürüyoruz kendimize. Özeleştiriler vakti gelip çattığında; hesaplaşmalarımızın boyunu ölçmeye yetmiyor yaşam cetvelimiz. Gecenin insana en âşık vaktinde, kulağımızı gıdıklayan lhasa ile bazen tekme tokat girişiyoruz suretimize, bulanık geçmişimize bazen ise kanayan ruh yaralarımızı yalıyoruz. Kaybettiğimiz ya da tarumar ettiğimiz gerçekliğimize kaldırıyoruz kadehimizi af dilercesine.

Bedenimizi yoruyor düşüncede kalan hayaller, bitkinlikten rüyalarımız kâbuslara uyanıyor. Zamanla cinselliğimizi de bu dinlenmek için can atan ruh tüketiyor… Kimse kendini kutsanmış bir natır olarak takdim etmemeli ömrüne. Zevkte kıdem için fahişe olunmaz. Beden ruhun en sadık tapınağıdır. Elbette insanların tapmak için can attığı tenler vardır. Bizim ise çirkin ve sakin bir tapınağımız, herkesin göremediği gözlerimiz,  dilimiz kadar uzun bakışlarımız ve eşiği düşük kulaklarımız olsun, kâfi.

Kendimize olan saygımızı, inancımızı, aşkımızı ve heyecanımızı kaybettiğimiz anda etrafa saldırıyoruz. Sataşmadığımız beyin, mıncıklamadığımız ten kalmasın diye çabalıyoruz belki de. Evreni tahrik ederek kendimizi tatmin edeceğiz güya… Çevreyi kolaçan edip keyfe göre şekillenmekten veya başkalarına çaba doğurmaktan sağlığımıza gebe kalamıyoruz. Boşa geçirdiğimiz, sorgulamadığımız, potansiyelimize beden beden küçük gelen çarçur ettiğimiz zamanlarımıza arkamızı dönüp ne kadar sıklıkla bakabiliyoruz? Kitaplığımızda duran bir heves aldığımız mis gibi kâğıt kokulu gıcır gıcır hala eskitemediğimiz romanlarımızdan kaçırmıyor muyuz gözlerimizi? Sokakta gördüğümüz her bisikletli gence bakıp ayıltmıyor muyuz gençlik hevesimizi? Konu gece hayatı ve alkole geldiğinde ceplerimiz dolu olurken, konu bir doğa veya kültür gezisinden açıldığında para ya da zaman eksikliğini katmıyor muyuz bahanelerimize? Ne de güzel kandırmayı başarıyoruz kendimizi. Ve hayat ne de hızlı akıp gidiyor bizi kurutarak. En verimli dönemlerimizi, yaşlarımızı hızla sindirirken zaman bir lokma daha yutturuyor tok pürüzsüzlüğümüze.

Hangimiz sabah kahvaltısına sigara ile başlamak yerine spor yapıyor?  Hanginiz cumartesi geceleri meyve suyuyla sabaha kadar dans edebiliyor? Saatlerdir bilgisayarla haşir neşir olmuş acıdığım gözlerle bu yazıyı okuyanlar vardır, bugün hava nasıl biliyor musunuz? Bir tahrifat dönemi yaşamak gerekiyor belki de fakat bu dönemi tahribat dönemine dönüştürmemeliyiz. Elden ayaktan kesilip huzur barındırdığı söylenen yalnızlık evlerine ayak basmadan ‘Ben huzurlu öleceğim.’ Diyenleriniz var mı? Veya ’Ben ölmeyeceğim.’diyebilecek cürette, yaşarken mucizeleşen kadınlar var mıdır? Hala sabah ayıldığında tebessüme temayül gösteren simalar, gece uykudan önce keyifsiz düşüncelere dalmayanlar var mı? Kırılmayı koy verelim,  çatlamamış bir kalbe sahip olanlarımız var mı? `Ben kusursuz bir kadınım.` diyecek kadar çirkinliklerini özgüveniyle örtbas eden kadınlar var mıdır? Çingene misali kaç kadın korkaklığın cesaretini kazanıp `Ben Buradayım, benden bahsediyorsun.` diyor? Bu cümlelere yakışacak kadınların yanı sıra satırları üstüne cuk diye oturtanlar da var, kendimi rencide etmemeliyim. Deşifre de kendine hayran insanların işidir. Şu sıralar kendime pek hayırlı sayılmam.
Kendimizi okumadan yarım yamalak ezberliyoruz. Takvim yaprakları döküldükçe allak bullak bir hafıza ile allanıp pullanıp kendimizi geleceğe, görücüye çıkartıyoruz.  Hayat istikametinde dalalet etmek yerine birbirimize delalet edebiliriz. 

Velhasıl farkındayım, kesmiyor hayat... Hayatı sırf bu yüzden kestirip atarcasına tüketmemek gerekiyor. Ne yaparsak yapalım, kendimizle başlayıp ne ile uğraşırsak uğraşalım yetmeyecek aldığımız lezzetler.  Dünyaya sığmıyor hükümdarlığımız, kendi dünyamıza da hüküm giydiremediğimize göre ne desek, ne yazsak boş. Doldurabilenin ellerinden öperim…



Tarih: 01.05.2011

Okunma: 1761
Paylaş Face
Paylaş facebook
Blog
Paylaş Blogger
Frien
Paylaş Friendfeed
Mysp
Paylaş Myspace
Twit
Paylaş twitter


Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısının tüm hakları lezce.com'a aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısının tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan köşe yazısının bir bölümü, alıntılanan sayfaya aktif link verilerek kullanılabilir.



Not: Bu sayfalarda yer alan Köşe yazıları ve okur yorumları kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan lezce.com sorumlu tutulamaz.

  Bu yazıya ait yorumlar

  Yorumlayan: jack_daniels
oncelikler sunu belirtmek isterim ogan insan,etken edilgin degil etken edilgen olmali.bunun disinda yazdiklarini begendim,ben evrim.saglicakla kal.

  Yorumlayan: inSan
PekâLa...

EdiLgin : Hareketi ve etkisi olmayan, pasif.
Etkin : Hareketli, işleyen, çalışan, etkili, faal, aktif.

Etken : Etki eden, müessir, faktör.
EdiLgen : Yapılan işten etkilenen, pasif, etken karşıtı.

Demek istediğim şu ki; etki eden veya etkisi oLmayan... (Etken veya edilgin).

  Yorumlayan: EGeLi_LoDoS
Kutlarım... Şahane anlatmışsın Ogan.. Anlatmak isteyipte kağıda dökemediklerimdi satırların.. Bravo...

  Yorumlayan: beyazzzakkum
tahttan indirilmiş egolarımızı yeniden kutsal,erdemli hale getirenilmek adına hümanizmanın yitirilip hayvani içgüdülerle saldırganlaşıp bedensel kudretin ışığında yok oluyoruz. yok oluşa bir virgül ilerleyen zamanlarda bir nokta ardından tamamlanamayan üç noktalar biriktiriyoruz....

  Yorumlayan: sheker22
harbiden ne güzell anlatmıssn.. insanın ruhuna işleyipte diliyle telaffuz edemediği şeyleri..ruhuna sağlık;)

  Yorumlayan: inca_
tebrık edıyorum sızı..yuzlesme saGlam yapılmıs bu satırlarda..lakın huzun ılelebet....olmuş bazı ŞEYLER...


[Yorum eklemek için tıklayın]